MHP Lideri Devlet Bahçeli'den jeopolitik muhtıra: Erken kavranmış risk, milletlere nefes aldırır!
MHP Lideri Devlet Bahçeli, Belediye Başkanlarının katılımıyla düzenlenen iftar programında yaptığı konuşmada dünyayı sarsan küresel kırılmalar karşısında "Türk Devlet Aklı"nın sarsılmaz iradesini ortaya koydu.
MHP Lideri Devlet Bahçeli, iç cephenin tahkimatından bölgesel denklemlere kadar Türkiye’nin önündeki tarihî rotayı tek tek çizdi: “Türkiye, başkalarının senaryosuna eklemlenen bir teslimiyet hattı değildir!”
MHP Lideri Devlet Bahçeli, iftar programında yaptığı konuşmaya dünya üzerindeki radikal kırılma eşiğine dikkat çekerek başladı. Zamanın hızlandığını ve coğrafyanın dilinin sertleştiğini vurgulayan MHP Lideri Devlet Bahçeli, haritaların arkasındaki kudret terazisinin yeniden kurulduğunu belirtti. MHP Lideri Devlet Bahçeli, Türkiye’nin bu sarsıntılı çağda sadece bir seyirci değil, bölgesel denklemin "Kurucu Aktörü" olması gerektiğini şu sözlerle ilan etti:
Aziz Dava Arkadaşlarım,
Basınımızın Değerli Temsilcileri,
Bu mübarek Ramazan akşamında, gönüllerin ihlasla birleştiği bu bereket sofrasında sizlerle bir arada bulunmaktan ve aynı manevi iklimi paylaşmaktan büyük bir bahtiyarlık duyuyorum.
Sözlerimin başında hepinizi kemali hürmet ve muhabbetle selamlıyor, her birinize ayrı ayrı hoş geldiniz diyorum.
Sözlerimin hemen başında şu hakikatin altını kalın şekilde çizmek isterim: İçinden geçtiğimiz dönem sıradan bir zaman dilimi değildir; zamanın akışı hızlanmış, coğrafyanın dili sertleşmiş, siyasetin yükü ağırlaşmıştır.
Haritalar yerinde duruyor gibi görünse de haritaların arkasındaki kudret terazisi derin mahfiller tarafından yeniden kurulmaktadır. Devletler aynı sınırlarla tanımlanıyor ve anılıyor olsa da güvenlik kuşakları yer yer daralmakta, yer yer genişlemekte ve yer yer de kırılmaktadır.
Kısacası dünya, eski kavramlar açıklanamayacak; eski ezberlerle yönetilemeyecek radikal bir kırılma eşiğine gelmiştir. Bu kırılma, yalnız birkaç bölgesel gerilimin toplamı değildir; Ortadoğu’dan Avrasya’ya oradan Pasifik’e uzanan geniş bir hatta güç dengelerinin yeniden tartıldığı, devletlerin iç dayanıklılığının sınandığı ve yeni bir jeopolitik düzenin ağır ağır şekillendiği tarihî bir eşiktir.
Türkiye’nin önünde duran mesele de tam olarak budur. Bu sarsıntılı çağın kenarında bekleyen bir seyirci mi olunacaktır, yoksa devlet aklıyla yönünü tayin eden, iç cephesini tahkim eden ve bölgesel denklemin kurucu aktörlerinden biri hâline gelen bir ülke mi olunacaktır.
Tarihin ileride kayıt altına alacağı günleri yaşarken; bizler, bu sorunun cevabını aramak ve Türkiye’nin hangi istikamette yürümesi gerektiğini açık bir şekilde ortaya koymak durumundayız.
MHP LİDERİ DEVLET BAHÇELİ'DEN KÜRESEL KRİZ UYARISI
MHP Lideri Devlet Bahçeli, Gazze’den Ukrayna’ya uzanan çatışma hattının tesadüfi olmadığını belirterek, "Aziz Dava Arkadaşlarım,
Tarih bazen ağır ağır ilerler; devletler ve toplumlar değişimin farkına varmadan uzun dönemler geçirir. Bazen de asırların biriktirdiği gerilim birkaç yılın, birkaç ayın, hatta birkaç haftanın içine sıkışır ve dünya bir anda hızlanmış bir zamanın içine girer. Bugün tam da böylesi bir eşiğin içindeyiz.
Gazze’de yaşanan insanlık dramı, Lübnan sahasında derinleşen kırılma, İran merkezli gün geçtikçe kontrolden çıkarak tırmanan savaş hali, Suriye ve Irak zeminindeki kırılganlık, Ukrayna–Rusya savaşının Avrupa güvenlik mimarisini sarsan etkisi, Afganistan’dan Pakistan’a uzanan istikrarsızlık hattı, Çin ile Hindistan sahasındaki makro ve mikro stratejik rekabet; bunların hiçbiri birbirinden kopuk ve tesadüfi hadiseler değildir.
Aksine, Avrasya’dan Ortadoğu’ya uzanan geniş bir kuşakta güç dengelerinin yeniden tartıldığı, güvenlik kuşaklarının yeniden çizildiği ve küresel düzenin yeni bir geometri kazandığı büyük bir hesaplaşmanın farklı cepheleridir.
Bu nedenle hadiseleri yalnız ekrana yansıyan görüntülerle, gündelik sıcak haber diliyle veya askeri misillemelerin yüzeysel kronolojisiyle okumak yeterli değildir.
Meselenin derininde enerji hatlarını ve ticaret koridorlarını kontrol etme mücadelesi, nüfuz alanlarının yeniden paylaşımı, vekâlet ağları üzerinden yürüyen rekabet, mezhebi ve etnik fay hatlarının stratejik biçimde harekete geçirilmesi ve nihayetinde küresel güç mimarisinin yeni bir dizilişe doğru evrilmesi bulunmaktadır.
Mustafa Kemal Paşa’nın dile getirdiği şu ikaz, bugün yaşadığımız çalkantılı dönemde ayrıca kıymet kazanmaktadır: “Karar vermek için acele etmeyiniz; fakat karar verdikten sonra tereddüt etmeyiniz.”" İfadelerini kullandı.
“Ortadoğu’daki mücadele yeni bir safhaya geçti”
MHP Lideri Devlet Bahçeli, Ortadoğu’da artan gerilimlerin yalnız askeri değil, aynı zamanda küresel güç dengeleri açısından da kritik bir döneme işaret ettiğini söyleyerek, "Devlet idaresinde mesele yalnız doğruyu bilmek değildir; doğruyu doğru zamanda söyleyebilmek, doğru tedbiri gecikmeden alabilmek, tehlikeyi kapıya varmadan sezebilmek ve fırsatı heba olmadan değerlendirebilmektir.
Devlet aklı hadiseleri olup bittikten sonra yorumlayan bir seyirci değildir; olup bitecek olanı önceden tartan, ihtimalleri hesaplayan ve istikameti buna göre tayin eden iradedir.
Zamansız cesaret çoğu zaman hesapsızlığa dönüşür; gecikmiş tedbir ise kudret değil zaaf üretir. Buna karşılık erken kavranmış bir risk, devletlere hareket alanı açar, milletlere nefes aldırır ve krizleri yönetme kabiliyeti kazandırır.
Türkiye’nin bugün ihtiyaç duyduğu çizgi de tam olarak budur: öfkeye kapılmayan, hamasetle savrulmayan, rehavete teslim olmayan; aklı, tecrübeyi ve milli menfaati merkeze alan soğukkanlı bir devlet çizgisi.
Değerli Dava Arkadaşlarım,
Ortadoğu’nun geniş fay hattı yeniden harekete geçirilmiştir. Gazze’de başlayan ateş, Lübnan’a sıçramış, Suriye’ye gölgelenmiş, Irak’a temas etmiş, nihayet İran’ın merkezine kadar uzanan bir sarsıntı üretmiştir.
Burada yürüyen mücadele yalnız askeri hedeflerin mücadelesi sayılmaz. Aynı zamanda devletlerin çevresel derinliği, caydırıcılık halkaları, bölgesel nüfuz ağları ve küresel hiyerarşide tutunma kabiliyetleri de sınanmaktadır.
Şu husus açık şekilde görülmelidir: Ortadoğu’da uzun yıllar vekâlet hatları üzerinden yürütülen mücadele artık çevreden merkeze doğru yönelen daha doğrudan bir safhaya geçmiştir.
Bu durum bölgedeki her aktör için yeni riskler üretmektedir; Türkiye için de aynı gerçek geçerlidir.
Üstelik bu tablo tarihten kopuk bir gelişme değildir. Yaklaşık bir asır önce Birinci Dünya Savaşı’nın ardından İngiltere ve kısmen Fransa tarafından kurulan bölgesel statüko, cetvelle çizilmiş sınırlar ve dış merkezli güvenlik mimarileri üzerine inşa edilmişti.
O düzen uzun yıllar boyunca farklı biçimlerde varlığını sürdürdü. Bugün ise aynı coğrafyanın statükosu bu defa Amerika Birleşik Devletleri’nin stratejik yaklaşımı ve İsrail’i merkeze yerleştiren yeni bir güvenlik tasarımı üzerinden yeniden şekillendirilmek istenmektedir.
Böylece kadim Ortadoğu coğrafyasının kaderi ikinci kez dış merkezli bir dizayn girişimiyle karşı karşıya bırakılmaktadır. Bu girişim yalnız siyasi haritaları değil; aynı zamanda bu topraklarda yaşayan toplumların tarihsel hakikatini, hafızasını ve meşru beklentilerini de örseleme riski taşımaktadır" açıklamasında bulundu.
İran’da yaşanacak sarsıntı bölgeyi etkiler”
MHP Lideri Devlet Bahçeli, İran’da yaşanabilecek olası bir çözülmenin yalnızca iç mesele olmayacağını belirterek sözlerine şöyle devam etti:
Bugün bu büyük jeopolitik tertibin düğümlendiği ana eşiklerden biri de İran sahasıdır. İran sıradan bir ülke olmadığı gibi, yaşayacağı muhtemel bir sarsıntı da sıradan bir iç karışıklık şeklinde görülemez.
İran gibi büyük, tarihî, çok katmanlı ve sert devlet reflekslerine sahip bir yapıda ortaya çıkacak çözülme yalnız bir rejim meselesi üretmez; aynı zamanda sınır aşan güvenlik baskısı, düzensiz nüfus hareketleri, mezhepsel dalgalanmalar, kaçak ekonomi ağlarının genişlemesi, vekil silahlı yapıların çoğalması ve yeni jeopolitik boşlukların doğması gibi sonuçlar doğurur.
Başka bir ifadeyle İran’da yaşanacak kontrolsüz bir zayıflama yahut çözülme yalnız Tahran’ın iç meselesi olarak kalmayacak; dalga dalga çevre ülkelere yayılan yeni bir istikrarsızlık kuşağı üretme potansiyeli taşıyacaktır.
Mesele tam da budur. Türkiye’nin önündeki mesele, uzaktan izlenen bir sınır krizi meselesi değildir. Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu tablo doğrudan doğruya milli güvenlik, sınır emniyeti ve bölgesel istikrar dosyasıdır.
Suriye tecrübesi bize ağır bedeller ödeterek öğretmiştir ki devlet otoritesinin zayıfladığı alanlar kısa sürede farklı silahlı grupların, vekâlet unsurlarının, düzensiz göç hareketlerinin, kaçak ekonomi ağlarının ve dış müdahalelerin sahasına dönüşmektedir.
Bugün İran merkezli gelişmeler de aynı dikkatle okunmalıdır. Bir bölgede devlet boşluğu oluştuğu an oraya akıl, vicdan, izan ve merhamet yerleşmez; önce silah yerleşir, sonra istihbarat yerleşir, ardından vekâlet savaşı yerleşir. Sonrasında o coğrafyanın halkları başkalarının hesaplarının altında ezilir.
MHP Lideri Devlet Bahçeli’den Lübnan uyarısı: “Beyrut düşerse Doğu Akdeniz sarsılır”
MHP Lideri Devlet Bahçeli, Lübnan’daki gelişmelerin yalnızca bir ülkenin iç meselesi olmadığını belirterek sözlerine devam etti:
Muhterem Dava Arkadaşlarım,
Lübnan meselesi burada ayrıca konuşulmak mecburiyetindedir.
Çünkü Lübnan, Ortadoğu’nun küçültülmüş haritası; aynı zamanda büyütülmüş çelişkisidir. Din vardır, mezhep vardır, dış müdahale vardır, tarihî kırılma vardır, silahlı yapı vardır, zayıf devlet vardır, güçlü yabancı hesap vardır.
Beyrut’un kaderi bize şunu defalarca göstermiştir: Devlet zayıfladıkça cemaatler büyür; cemaatler büyüdükçe dış nüfuz kolaylaşır, dış nüfuz yerleştikçe milli egemenlik aşınır. Bu kısır döngü kırılmadığı sürece bir ülke sınırlarını korusa da istiklalini tam anlamıyla koruyamaz.
Lübnan’a bakarken yalnız bugünün cari, sıcak çatışmasını görmek kâfi gelmez. Osmanlı’nın son asrından manda yıllarına, iç savaştan 2006 krizine kadar uzanan çizgi, bize aynı ibret levhasını göstermektedir: İç denge bozulduğu an dış müdahale gecikmez.
Dış müdahale yerleştiği an ülkenin kendi karar kudreti küçülür. Karar kudreti küçüldüğü an silahlı yapılar devletin önüne geçer. Bugün Lübnan sahasında yeniden görülen tablo da budur. Yanan yalnız bir cephe sayılmaz; aşınan aynı zamanda devlet fikridir.
Bu sebeple Lübnan başlığı, Türkiye açısından yalnızca duygusal bir dayanışma meselesi olarak kalmamalı; aynı zamanda güvenlik, egemenlik ve bölgesel düzen hakkında ağır dersler taşıyan tarihî bir ibret sahası da olmalıdır.
Lübnan’ın başına gelen her hadise Türkiye’ye şu gerçeği yeniden hatırlatmaktadır: Devlet zayıflarsa coğrafya konuşur, softalık konuşur, mezhep konuşur, silah konuşur, yabancı başkentler konuşur. Devlet ayakta durursa millet nefes alır, sınırlar emniyet bulur, dış müdahale hevesi kırılır.
Bugün ortaya çıkan tablo şunu göstermektedir: İsrail, Filistin sahasını fiilen tasfiye edilmiş bir alan gibi görmekte ve güvenlik stratejisini kuzeye doğru genişletme arayışını açık biçimde hızlandırmaktadır. Gerekçe Hizbullah olur, gerekçe İran olur, gerekçe güvenlik olur; fakat ortaya çıkan stratejik yönelim değişmemektedir.
Bahane ne olursa olsun, bölgesel güç dengelerini İsrail merkezli yeni bir güvenlik kuşağı üzerinden yeniden kurma arayışı giderek daha görünür hâle gelmektedir.
Bu noktada şu soruyu açıkça sormak gerekir: Eğer Filistin sahası fiilen daraltılmış ve parçalanmış bir alan hâline getirilmişse, sıradaki baskı hattı neresidir? Bu sorunun cevabını görmek zor değildir.
Lübnan sahası giderek daha fazla hedef hâline gelmektedir. Bu durum yalnız Lübnan için değil, Doğu Akdeniz’in tamamı için ciddi bir jeopolitik kırılma anlamına gelmektedir.
Çünkü Lübnan yalnız küçük bir ülke değildir. Lübnan aynı zamanda Doğu Akdeniz’in düğüm noktalarından biridir. Beyrut yalnız bir başkent değildir; tarih boyunca ticaretin, kültürün ve jeopolitiğin kesiştiği büyük bir kapıdır.
Doğu Akdeniz’in incisi olan bu şehir ve bu ülke, bölgesel dengelerin en hassas halkalarından birini teşkil etmektedir.
Bu nedenle Lübnan meselesi artık yalnızca güncel çatışmaların dar çerçevesinde ele alınamaz. Lübnan’ın devlet kapasitesini güçlendirecek, egemenliğini tahkim edecek ve Doğu Akdeniz’de kalıcı istikrar sağlayacak daha cesur ve daha kapsamlı seçeneklerin açık biçimde tartışılması gerekmektedir.
Lübnan’ın kendi içinde güçlendirilmesi, bölgesel istikrar mekanizmalarının kurulması ve gerekirse komşu coğrafyalarla yeni siyasi ve ekonomik iş birliği imkanlarının değerlendirilmesi artık ertelenemez bir ihtiyaçtır.
Çünkü gerçek şudur: Denizden komşumuz olan Lübnan çökerse yalnız bir ülke çökmüş olmaz; Doğu Akdeniz’de yeni bir istikrarsızlık kuşağı doğar. Beyrut düşerse yalnız bir şehir yara almış olmaz; bölgenin jeopolitik dengesi sarsılır.
Bu yüzden Lübnan meselesi yalnız Lübnan’ın meselesi değildir; aynı zamanda bölgenin geleceği ve Türkiye’nin güvenliği ile doğrud
an bağlantılı bir stratejik meseledir.